|
|
|
ÇEMENDERZÂDE Evvel zaman içinde köylünün biri İstanbula gitmiş.Bir kaç yıl sonra Köyüne dönmek için yola çıkar.Birde merkep almış.Köyüne yaklaşınca tarlasını sürmekte olan çiftçiye rastlar.Fakat selam vermeden geçip gider.Az ileride bir gözeye rastlayan delikanlı orada biraz dinlenmek ister.Merkebini gözenin yanındaki Kuşburnu dikenine bağlar.Torbasından yiyecek çıkartır yer.Uykusuda geldiği için oraya uzanır,biraz uyur. O uykuda iken Merkebi bağlandığı dalı kopartarak ilerideki çayırlıkta yayılmaya başlar.Delikanlı uyanırki eşek yok. Biraz önce selam vermediği çiftçinin yanına gider. Selamünaleyküm Çiftçi Bey Aleykümselam.Senin yanlışın var çiftçiden bey olmaz. Bendeniz taht-ı ber-kaladan geliyoruz.Çemenderzâde bana yoldaş olup geliyor.Ab-ı hayat çeşme-saray başına rastgeliyoruz.Çemenderzâdeyi zencefil dalına bendediyoruz.Gaflete varıyoruz.Çemenderzâde firar ediyor,vuku buldu mu? Delikanlının konuşmasına fena halde kızan çiftçi, buna güzel bir hudayı şamar çeker : Ulan babanın dilini kouş! Dur dayı dur.İstanbuldan geliyorum.Bir eşek almıştım.İlerideki Kuşburnu dikenine bağlamıştım.Gözenin yanında ekmek yedikten sonra uyuya kalmışım.Ben uykuda iken eşek kayboldu. Haberin var mı gördün mü ? Onu soruyorum. Dey ha soykan orda, git onu ordan al da bir daha da babanın dilini konuş.
KONUŞAN BEBEK Bir varmış, bir yokmuş bir padişahın oğlu varmış.Bu oğlan hiç dışrı çıkmazmış.bir gün arkadaşları gelip bunu gölün kenarına gezmeye götürmüşler.Onlar orada otururken gölden bir kurbağa çıkıp Vak Vak diye ötmeye başlamış.Padişahın oğlu bu kurbağanın sesine vurulur.
Padişahın oğlu her gün o gölün kenarına gidip o kurbağayı yakalamaya çalışır.Nihayet bir gün kurbağayı yakalayıp sarayın rafına koyar.Bu oğlan gezmeye çıktığı günler evin her tarafına silinip süpürüldüğünü, yemeklerin hazır olduğu görür.Bir gün sahip kurbağayı yakalamak ister.Sakladığı yerden bakar ki bir kız var, hemen kızı yakalar. İn misin, cin misisn ? Ne inim, ne de cinim; insanoğlu insanım. Oğlan, güzel bir kız olan bu kurbağayı alır.Bunu gören oğlanın annesi babasına der ki : Oğlum bir kız getirmiş ki sana layık, ona layık değil. Öyleyse oğlanı öldürelim de gelini ben alayım. Fakat öldürmeden önce annesi ölüverir.Babası hemen bir cadı karısı bulur.: Bu gelin bana alabilir misin ? Alırım Ama, oğlanı ne yapacağız ? Kolay, desin ki : Oğlum, git öte dünyada annenden anahtarı al gel. O da getiremez. Padişah oğlunu çağırır, cadının dediği gibi oğluna anahtarı getirmesini söyler.Oğlu da Ben nasıl getireceğim ? diye düşüne düşüne evine gelir. Bunun karısı da peri kızı imiş.Karısına meseleyi anlatır. O da der ki: Gölün kenarına gidersin, bu gül çubuğunu al, suya vur. Annem çıkar. Dersin ki : Kaynana, sizin eşeği ver, bineyim de öteki dünyadan anahtar getireyim.
*NE İDİM, NE OLDUM, NE OLACAĞIM* Bir varmış, bir yokmuş . Bir padişah varmış, bununda hiç evladı olmazmış.Evlat hasreti çekermiş bu padişah. Bir gün ailesiyle oturup vasfıhal etmişler: Geldik, gidiyoruz.Şu kadar padişahlık yaptık, gücümüz de kalmadı.Bu malımız, mülkümüz kime kalacak, evladımız da yok ki ona kalsın. Ne yapalım efendi, bir tedbir alalım.Böyle olmaz; evlat yok, çoluk çocuk yok. Padişah bir gün veziri ile otururken bir derviş gelip buna bir elma verir.O gece hem padişah, hem vezir elmaları yiyip gerdeğe giriyorlar.Günü ayı tamam olunca padişahın bir kızı, vezirinde bir oğlu oluyor.Bunlar büyüyorlar, mektebe başlıyorlar.Mektebi de bitiriyorlar.Kız bir gün babası na der ki : Babacığım, böyle oturmayla ne olacak, bana müsaade ver de biraz gezeyim. Peki kızım. Vezir çağırıyor padişahı. Vezir, kızımla gezeceksin. Kızla vezir yola çıkarlar.bir müddet gittikten sonra vezir kıza sulanmaya başlar, kızdan akınlık ister.Çok serencamdan sonra kız buna yakınlık vermez.Fakat kurtulamayacağını da anlar: Peki, bana müsaade et, bir dışarı çıkıp geleyim de ondan sonra.
Kız dışarı çıkar çıkmaz kaçıp gider.Gece yarısı etrafa kimseler yok gide gide bir ormana varır.Öbür taraftan vezir, kızın gelmediğini görünce askeri toplayıp sağı solu aratır, fakat bulamazlar.Kız da bir ağacın tepesine çıkıp sabaha kadar orada bekler.Sabahleyin bir çobanın sürüsü oradan geçerken köpekler havlamaya başlarlar.Çoban orada bir iş olduğunu anlayıp koşarak gelir ki ne görsün: Ayın nuru gibi bir kız. Gel bakalım, in aşağıya. Kızı aşağıya indirir, kendine almaya karar verir:Allah seni bana rızk etti, benim rızkım da senmişsin. Deyip kızı alır gider.Nikah olurlar.Bunların üç tane çocuğu olur.Bunlara, Ne idim, Ne oldum, Ne Olacağım adlarını koyarlar. Aradan epey zaman geçtikten sonra bu kızın babası veziriyle berber seyahate çıkar.Bunlar gide gide çobanın beldesine varırlar.Çobanı süt sağarken görünce ondan süt isterler: Siz iyi adamlara benziyorsunuz, bu gece benim Tanrı misafirim olursunuz. Çoban, padişahla veziri alıp evine getirir.Çobanın karısı babasıyle vezirin geldiğini görünce: Taş kaya çarptı. Diye düşünür. Kız, babasının evlerinde ne yediğini, ne içtiğini bildiği için aynısını o akşam onlara yapar.Padişah bu benzerliğin farkına varır: Vezir, burada bir iş var, yemek aynı bizim yemek, yatak aynı bizim yatak, durum aynı durum.Bun da bir iş var, bakalım akıbeti nereye varacak ? Sabah olunca çocuklar da gelirler.Babaları bunlara seslenir: Ne idim! Buyur Baba. Ne Oldum! Buyur Baba Ne olacağım Buyur Baba Çocukların adı duyan padişah daha da şaşar: Dur bakalım bunun sonu nereye varacak vezir ? Çobanı çağırarak der ki: Evet çoban kardeş, yedik, içtik; muhabbete doyum olmaz.Bize artık yolculuk göründü. Yalnız sana bir sorum var, bu çocukların adını kim koydu? Anaları.. Sesle de gelsin.Padişahın kızı gelir, babası, kızı olduğunu bilmeden sorar: Yavrum, sen bu çocukların adını niye böyle koydun ? Ben bir padişah kızı idim, çobana vardım, bakalım daha ne olacağım.Onun için böyle koydum. Kız bunları söyledikten sonra kendisini tanıtır.Hemen orada vezirin başını vurdurur.Çobanın da kendine vezir eder, kızını alıp hep beraber dönerler. İbrahim KESKİN
KÖR KURT Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde bir çoban varmış.Bu çoban bir köyün davarını güdermiş.Bir gün Artık çobanlık etmeyeceğim. Deyip davarı gütmekten vaz geçer.Çobanlığa devam etmesi için rica ederler: Gel davara git. Gitmem. Nasıl gitmezsin, gideceksin. Bu kalkıp çobanlığa devam eder.Bir gün, beş gün gider.Ama, çoban yerişir.Evine gelip karısına der ki Ben daha gitmiyorum. Gideceksin, etme herif, eyleme herif.Bu yıl açız.Gitmezsen aç kalırız.Git de hakkımızı alıp yiyelim. Gitmem! Onlar böyle konuşurken yanlarına bir ihtiyar nene gelir,çobana der ki: Oğlum, benim bu keçimi niye sağıyorsun? Benim bir tek keçim var.Ben dul bir karıyım.Ben ne ile geçineceğim sen keçimi sağarsan? nene, ben senin keçini sağmıyorum. Sağıyorsun. Nene oradan çıkıp gider.Bu çoban iki üç daha çobanlık etmek ister.Davara gider, bakar ki nenenin keçisi davardan ayrılıp başka bir yere gidiyor.Bir mağaraya girer, oradaki kör kurt bunu emer, beslenirmiş.Keçi tekrar davara gelir.Bu çoban ertesi gün davara gider.Davarı yatırdığı yerden bakar ki keçi yattığı yerden kalkıp yine o mağaraya gider.Çoban da geriden o mağaraya girer.Bakar ki keçi önce bir bacağını kaldırıp kör kurdu emzirir, sonra öbür bacağını kaldırıp onu da emzirir.Keçi oradan çıkıp güzelce yerine gelir. O gün evine gelen çoban bir daha çobanlığa gitmeye karar verir: ben daha davara gitmeyeceğim ! Pekala, gitmeyeceksin; ama, bizim halimiz ne olacak ? Kör kurdun rızkını vermeye kadir olan Allah benim rızkımı vermeye kadir değil midir ? Bir gün evinde otururken bu eski çoban karısına der ki: Karı, bizim yakınımızda ki örende bir hazine var, altın hazinesi.Git orayı eş, altınları al gel. Kadın, kocasının tarif ettiği yere gidip yeri eşer.Eştiği yerde altın dolu bir hazine bulur.Bir güveç dolusu altın Altınları alacağı sırada üstünden aşağı- sözüm yabana- bir Kızılbaş bağırır: Bırak o benimdir, bırak ! Kadın hazineyi bıraktığı gibi kaçıp gider.Evine gelince kocasına: Gördün mü, Allah bizim rızkımızı verdi de sen gidip almadın, kadirdir. Kızılbaş üstten aşağı dolanıp gelir, oradaki altın dolu güveci alıp gider.Evine gelince karısına der ki: kapıyı kilitle de o güveci getir, sayalım bakalım, ne kadar altınımız liramız var. İçinde güveç olan torbayı açarlar hep yılan çayan dolu. Karısına: Kalk, kalk, bunu götür de onların bacadan aşağı at, onları yesin, bizi yemesin. Kadın torbayı aldığı gibi çobanın bacasından aşağı atar.Attığı gibi hepsi altın kesilir.Altınları gören çoban karısına seslenir: Kalk, kalk, şunları topla.Adam yine kalkıp toplamaz.Karısı da kızar: Kalk sen de toplayacaksın. Ben kalkamam. Kalkıp onları da sen toplayacaksın. Kadın dayanamaz, hepsini torlar toplar, kocasının yanına getirir. Çoban; Hanım, kör kurdun rızkını mağaraya getirir verir de benim rızkımı yanıma getirmeye kadir değil midir ? Yerler, içerler, muratlarına geçerler. Hüzeyme PALA
YAZILAN YAZI BOZULMAZ Evvel zaman içinde bir padişah varmış.Bu padişahın bir tek oğlu varmış.Padişah bir gün oğlunu çağırarak vasiyette bulunur: Oğlum, ben hastalandım, ölürsem filan kabristanın günde üç ekmek hakkı vardır.Her gün o üç ekmeği götür, delikten bırak. Babası öldükten sonra, oğlu vasiyetini tutarak her gün üç ekmek alır kabristan deliğinden içeri bırakır.Aradan birkaç gün geçtikten sonra oğlan ekmekleri götürmeye başlar. Adam sen de. Burada faremi var da ekmekleri yer, bundan sonra götürmeyeceğim. Diyerek ekmeği kesmiş, götürmemiş O gece rüyasında bir adam buna der ki: Aman oğlum, sen bizim ekmeğimizi niye kestin ? Baban bize kırk yıl ekmek getirdi, sen neden acizlendin ? Ertesi sabah erkenden üç ekmek alan padişahın oğlu kabristana gider.Ekmeği uzattıktan sonra delik genişleyip çocuğu içine alır, sonra delik kapanır,Çocuk bakar ki, temiz bir odada üç tane hoca oturmaktadır.Hocalar buna Hoş Geldin derler ve sorarlar : Aman oğlum, bizim ekmeğimizi neden kestin ? Aman hocam, benim cahilliğime sayın.Burada ekmekleri fare yiyor diye kestim, beni affedin.Beni dünya yüzüne çıkartın de her gün sizin üç ekmeğinizi getireyim.Peki hocam, sizlerin burada vazifesi nedir ? Hocalar sırayla vazifelerinin ne olduğunu söylerler : Ben, bugün vadesi dolanların defterini silerim. Benin vazifem de doğanları yazmaktır. Ben de filanın kızını filanın oğluna yazarım. Delikanlı bunları öğrendikten sonra, bekar olduğu için son konuşan hocaya sorar : Hocam, söylemesi ayıp, ben bekarım.Bana kimin kıznı yazdınız, söyleyebilir misiniz ? Hoca defteri açtıktan sonra der ki : Oğlum, İstanbul da filan mahallede, filan numaralı evde bir çoban var.Onun üç günlük kızını sana yazdım. Ben 15-20 yaşındayım, bu çocuk daha yeni doğmuş, ben bu yazıyı bozacağım.Kalkar İstanbul a gider. Hocanın dediği mahalleye gidip çobanın evini bulur.Kapıdaki sakız kilidini açıp içeriye girer.Beşikte uyuyan kızı görünce belindeki saldırmasını çekip çocuğa üç defa saplar : Bakalım bu kız bana nasıl yazarlarmış ! Oradan çıkıp doğruca memleketine gelir. Çobanın karısı da kocasına yemek götürmüş, zavallı anne gelince kızını kanlar içinde görür.Ama daha çocuk ölmemiş, hemen hastaneye kaldırırlar.Cenabı Allah buna ömür verir, öldürmez.Fakat bu işi yapanı bir türlü öğrenemezler . Aradan uzun zaman geçer, fakat padişahın oğlu bir türlü evlenemez.Kimini bu beğenmez, kimisi de bunu beğenmez. Hanım, biz bu denekle gezdikten sonra İstanbul da çobanlık yapacağımıza Ankara da yaparız. Eşyalarını bir eşeğe yükleyip kızını, oğlunu alıp yola düşerler.Günlerce sonra padişah oğlunun olduğu şehre gelir.Padişah oğlunun çayırının yanına inip çadırlarını kurarlar.Hayvanları da çayıra otlatmaya salıverirler. Padişahın oğlu sarayın penceresinden bakarken çayırdaki hayvanları görünce : Benim korkumdan buralara kimseler gelmezdi, kim bunlar ? diye kalkıp çayırına doğru gelir.Çadırın önünden geçerken içeride bir kız görür.Bu kız buna dünya güzeli görünür.Çobana sorar : Babacığım, sen nerelisin ? ben filan yerde çobandım, burada da bir çobanlık bulursam gireceğim. Peki sen hayvanlarını burada otlat. Oğlan hemen annesine gelir : Aman ana, bizim çayıra bir çoban gelmiş, bir de kızı var ki dünya güzeli.Bir eşi daha bulunmaz.Git, bir de sen bak, belki bana güzel görünmüştür.Bunu bir öğren, bana da acele bir haber . Anası gidip kızı görür ki hakikaten ayın on dördü gibi şölve veriyor. Birkaç gün sonra bu kıza dünürcü olurlar, çobanın kızını toy düğün edip padişahın oğluna verirler. O gece padişahın oğlu bakar ki kızın yüzü güzelliği vücudunda yok !Sorar : Hanım, sen küçüklüğünde anmış mısın bu yara izleri ne böyle ? Aman sultanım, ben küçükken, düşman tarafından üç bıcak yarası ile öldürülmek istenmişim.Doktorlar yaralarımı dikmişler, ameliyat etmişler.Öldürmeyen Allah öldürmemiş.Yaralarım da tamamen iyi oldu.Gövdemde ki dikişler bundan ileri geliyor. Amenna ve saddakna ya Resulullah, hakikaten de yazılan bazı bozulmamış. Diyen padişah oğlu hanımına dönüp der ki : Ya hanım, onu ben yaptım. Mehmet ŞAHİN
HANİ YA BACIMIN AYAĞI Bir varmış, bir yokmuş Bir adamın bir kızı ile bir oğlu varmış.Bu çocukların anaları ölmüş, babaları yeniden evlenmiş.Analık bunlara ne ekmek veriyor, ne aş.Bu çocukların da analarından kalma bir inekleri var, bunu alıp otlatmaya götürürler.İnek beslendik0çe bol bol süt verir, çocuklar da bu sütle karınlarını doyururlar.Bu çoçuklar adamakıllı etlenirler, bığıl bığıl olurlar.Analığın da bir çocuğu var, o da sararıp soluyor.Analığı bir düşünce alıyor : Ben bunlara ekmek vermiyorum, su vermiyorum ; bunlar bığıl bığıl bitiyor, bizim çocukta dünyadan yitiyor.Ne olacak. Analık bu çocukları kolluyor, bakıyor ki ineği emiyorlar.Akşam olup da çocuklar eve gelince analık kocasına diyor ki : Ben hasta oldum. Ne olacak Şimdi ? İneği kesersen iyi olurum. İnek, çocukların analarından kaldı, niye kestiriyorsun ? Yok, kesilirse iyi olacağım. Adam ineği keser, çocuklar da aç kalırlar.Çocuklar sağa sola bir iki dolanırsa da yiyecek bir şey bulamazlar. Bir gün babaları bu çocukları alıp bir yere bırakıp gelir.Bu iki kardeş bir müddet böyle giderler.Oğlan sorar : Abla, ben susadım, şurdan su içeceğim. İçme, su canavar izinde göllenmiş içersen canavar olursun. Biraz daha giderler, bir geyik izine raslarlar.Çocuk dayanamayıp geyik izinden su içer.Hemen tepsinde bir çift boynuz biter, oğlan bir geyik olur.Geyikle kız kardeşi gide gide bir köyün çeşmesine varırlar. Eğil selvi kavağım eğil. Der kız, kavak eğilir, başına çıkar. Doğrul selvi kavağım doğrul. Der kavak doğrulur.Geyik de dağlara çıkar, gider. Padişahın oğlu atını sulama gelir.Kızın şavkı suya vurduğu için at yanaşıp da su içmes.Padişahın oğlu o yana bakar, bu ana bakar, bir şey göremez.Bir de yukarıya bakar ki ne görsün, ayın on dördü gibi bir kız parlıyor. Orada padişahın oğlunun aklı bokuna karışır,düşüp bayılır.Gelip padişahın oğlunu ayıktırırlar.Padişah emir verir ki kavak kesilecek.Baltasını alan, nacağını alan kavağı kesmeye başlar, Keserler, kavağı o gün deviremezler.O gece geyik gelip diliyle kavağı yalar, büsbütün eder.Geyik geçip gider.Devresi gün yine kavağı kesmeye gelirler, bakarlar ki kavak eskisi gibi olmuş. Bir cadı karısı gelir : Durun siz onu indiremezsiniz.Siz gidin.Ben onu indiririm.Bana biraz un, bir tekne, bir saç, bir de saç ayak getirin. Gidip cadı karısının istediklerini getirirler.Cadı karısı başlar iş görmeye.Saçayağını ters kurar, teknenin tersinden hamur yoğurmaya başlar, sacı ters kurar.Kız dayanamayıp ağaçtan seslenir : Nene nene, ne ediyorsun, tersine mi ediyorsun ? Ah kızım gözlerim görmüyor, in gel de buraları düzelrt git. Kız eğil selvi kavağım eğil. Deyince kavak eğilir,kız iner.Başlar tekneği doğrultmaya, sacı, sacayağını doğrultmaya.Hemen kızın etrafını sarıp kızı yakalarlar.Kız Doğrul kavağım doğrul derse de kavak doğrulur, kız aşağıda kalır.Padişahın oğlu da kızı alıp gider. Kırk gün kırk gece toy düğün edip gerdeğe atarlar.Bir hafta sonra halayık ile köyün kenarında ki göle çamaşır yıkamaya giderler.çamaşırı yıkadıktan sonra halayığa der ki: besleme gel sen beni yıka, hamam yaptır ; sırtımı oğala . Hemen elbiselerini hamamlıkta soyunur.Besleme yıkarken ayağıyla göle iteleyiverir, göldeki bir alabalık da bunu yutar. Besleme kızın elbiselerini giyip eve gelir.Padişahın oğlu zanneder ki hanımı, halbuki besleme.Onlar evde otururken geyik bacaya gelir, başlar saymaya: Şu eniştemin ayağı, şu beslemenin ayağı ; hani ya bacımın ayağı, hani ya bacımın ayağı ? Besleme padişahın oğluna der ki : Kalk şu geyiği cellat et ! Niye, o senin kardeşin değil mi ? Yok, o benim kardeşim filan değil. Padişahın oğlu kalkar, asker düzer.Yarındası gece geyik yine gelir, Fakat etrafı sarılı : Bu kel halayığın ayağı, bu da eniştemin ayağı ; hani ya bacımın ayağı, hanı ya bacımın ayağı ? deyince etrafı saran askerler geyiği yakalar.Cellatlar hazır, bıçaklar hazırlanmış.Geyik eniştesine der ki : Bana biraz müsaade et. Hay hay edeyim. Geyik gölün kenarına gider, padişahın oğlu da arkasında.Geyik göle döner : Usturalar gılevlendi, Boynuma Gel eylendi, Ne durursun bacım, ne durursun Çık gel. Der.Gölden de cevap gelir : Kel halayık yitti beni, Alabalık yuttu beni, Sultan Süleyman kuçağımda, Altın tas elinde, Nasıl çıkayım kardeş, nasıl çıkayım. Padişahın oğlu bu konuşmaları işitir.Ertesi gün bütün gölü boşalttırır, içinden bir alabalık çıkar.Alabalığın karnını yararlar, içinden hanımı çıkar. Elbise giydirirler, evlerine dönerler.Kel halayığa da derler ki : Eğri saplı bıçak gerdanına ağrasın, deli katırla giderim. Maya kazanını deli katırın kuyruğuna bağlarlar, kel halayığı da içine bindirirler; deli katırı bir kamçı vurup havalandırırlar.Kel halayığın en büyük pırtığı kulak kadar kalır. Sizlere sağlık, bize selamet. Rahmi TAŞTAN
PADİŞAHIN KONUŞMAYAN KIZIBir varmış bir yokmuş...Bir padişahın dünya güzeli bir kızı varmış. Fakat bu kız hiç konuşmazmış. Bir gün padişah tellal bağırttırır: Kızımı kim konuşturursa ona vereceğim. Bir adamın da üç oğlu varmış. Bu ilanı duyan küçük oğlu Ben bu kızı konuştururum.diye vaat ederek padişahın huzuruna çıkar. Herkes toplanmış, padişahın kızı da bir perdenin gerisinde oturuyormuş. Bu oğlan anlatmaya başlar:
Efendim, biz üç kardeş idik. Babamız, her birimizi ayrı mesleklere verdi. Büyüğümüzü marangoz yanına, ortancamızı terzi yanına verdi. Beni de bir hocanın yanına hafızlığa gönderdi. Kardeşlerim marangoz ve terzi oldular, ben de hoca oldum. Babamızın işi rast gitmedi iflas etti.bize dedi ki: Oğullarım bundan sonra siz kazanıp getirin , hep birlikte yiyelim. O gece biz, üçümüz de yola çıktık. Epey gittikten sonra gece yarısı bir yerde uyumaya karar verdik. İkimiz uyuyacak, birimiz de nöbet tutacaktı. Evvela marangoz olan kardeşimiz nöbete kaldı. Nöbet sırasında etraftaki ağaçlardan birini keserek ondan güzel bir kız heykeli yapıyor. Terzi olan kardeşiyim de nöbetinde bu heykele elbiseler kesip dikiyor. Ben de nöbetimde, bu heykele can vermesi için Allaha yalvardım. Allahım, buna bir can ver de kardeşlerimin yanında benim yüzümü kara etme. Diye yalvardım. Duam kabul oldu,. Heykel canlandı. Sabah olunca üçümüz kavgaya başladık. Hepimiz, kızın kendisine ait olduğunu söylüyorduk. Evet padişahım, siz söyleyin, bu kız hangimizin? Siz daha iyi bilirsiniz. Yoksa biz birbirimiz öldüreceğiz. Vezir Marangozundur. Lala Hocanındır. Terzinindir. Derken bir karara varamazlar. Bu adara kız dayanamaz, perdenin altından seslenir.: Padişahım sağ olsun, kız büyük kardeşindir, marangozundur, ilk yapan marangozdur. Çocuk hemen padişaha der ki: Padişahım, kızınızı konuşturdum. Hayır o konuşmadı, başkasının sesiydi. Konuştu padişahım. Konuşmadı çocuk kızı konuşturmak için yeniden anlatmaya başlar: Yalnız, sözüm bitince kimse cevap vermeyecek... Büyük kardeşimize bir zenginin kızını istedir. Bize Fakir diye kızlarını vermediler.aradan zaman geçti. Biz o adamdan daha zengin olduk. Aynı kızı bu sefer küçük kardeşimize istedik, büyüğünü başka bir kızla evlendirmiştik Küçük kardeşime kızı verdiler. Düğünden bir iki ay sonra kızı babası evine gerilike göndereceğiz. Babamız gelini büyük kardeşimizle yolladı. Bunlar yola çıkınca kızın kocası şüphelenmeye başlar: Bu kardeşim bu kızı istemişti de vermedilerdi, kardeşim aileme bir hakaret eder mi? Diye arkalarından yola koyuluyor. Hava çok sıcak olduğu için öndekiler, bir su kenarına inerler. Büyük oğlan kıza der ki: Sen burada dur da ben biraz dolaşayım. Büyük kardeşim gidip suya girer, yıkanır. Bu yıkanırken küçük kardeşim gelip bunu görür: Tamam, bu beni aileme ırz noksanlığı yaptı, şimdi de burada yıkanıyor. Nasıl kılıçlarını çekiyorlarsa bir birlerinin boyunlarından vurup kafalarını uçururlar. Kız gelir ki ikisinin de boyunları vurulmuş orada yatıyorlar. Kız ağlayarak büyüğün kellesini küçüğün gövdesine küçüğün kellesini büyüğün, gövdesine birleştirip Allaha yalvarıyor. Duası kabul oluyor, kardeşlerimin ikisi de ayağa kalkıyorlar. Ama küçüğün gövdesi büyüğün, büyüğün gövdesi küçüğün oldu. Padişahım, bu kız hangi kardeşindir.? Gövdesi büyük kardeşe ait olanın mı, başı büyük kardeşe ait olanın mı? Yine herkes bu fikir ileri sürer. Kız da perdenin arkasından seslenir: Gövde kimde ise kız onundur, kalp nerede ise vücut oradadır, başta hiçbir şey yoktur. Demesi üzerine delikanlı padişaha seslenir: Padişahım, sözünüzde durunuz; bakın, kızınızı söylettim. Peki oğlum, kızı sana verdim, al git padişahın kızını konuşturup alan delikanlı kardeşiyle beraber evlerine gitmek için saraydan ayrılırlar. Bir köprüye gelince kızı konuşturan çocuk kardeşine: Burada seninle ayrılalım. Der. Nasıl ayrılalım.? Kızı bacaklarından asan oğlan kılıcı çeker. Kızın vücudunun yarısını göstererek: Kardeşim, buraya kadar benim, gerisi senin. Bu kıza ortağız, kızı ikiye böleceğiz. Büyük kardeşi Kızı bölme, senin olsun. Diye ne kadar ısrar ederse de küçük.: Sen benim işime karışma, der ben bilirim yapacağım. Hemen nasıl kılıcını çekerse kız bir öhh eder. Ağzından bir yılan çıkar, hemen öldürürler. Meğer, bu kızı ne kadar kocaya vermişlerse, yılan gece kızın ağzından çıkar güveyi öldürürmüş. Kız da bu yüzden konuşmazmış. Bu sebepten kimse de kızı almazmış. Bunlar babalarının köyünde kırk gün, kırk gece düğün yaparlar, ikisini gerdeğe atarlar, bunlar öyle bir sarılma sarılırlar ki, Bayburttan dalavereci, Kelkitten baltacı, Erzurumdan tezekçi, Erzincandan dalavereci, Kemahtan laz birikse bunları ayıramazlar.
ALİM KÖSEEskiden bir padişah varmış, başka bir memleketin padişahı buna bir elçi yollamış. Bu elçi o memleketin en ünlü alimi imiş. Huzura çıkan elçi der ki: Padişahımız buyurdular ki : Gönderdiğim alimin sorularına cevap verecek aliminiz varsa size iki şehir vereceğim; yoksa sizden iki şehir isteyeceğim. Bu padişah ne kadar alim varsa hepsini toplamış. Elçi herkesin ortasında sormaya başlamış. Eliyle bir daire çizmiş, dönüp üzerine elini götürmüş. Bunun ne olduğunu kimse anlayıp da cevap vermemiş. Bu padişahın da bir kızı varmış, kimsenin cevap veremediğini öğrenince babasına der ki: İzin verirseniz buna cevap verecek olanı ben bulurum. Peki kızım. Padişahın kızı seyahata çıkar, bütün memleketleri gezer dolanır, köyün birinde bir Köseye rastlar, hemen seslenir: Köse baba, az eylen, ağzında iki tüy, acele acele böyle nereye gidiyorsun İki ağaç arasındaki derede bir yuva yapmaya gidiyorum. Orası bataklıktır, yuva tutmaz, nasıl yapacaksın? Canım, ben orada kadime yuva yapmaya gitmiyorum ki. Bir kazığım var, çakacağım, iki yumurtam var, açacağım; geçip gideceğim. Kız hemen babasının memleketine döner, bu Köseye haber verir. Derhal bu Köseyi getirirler: Köse bu adama cevabı sen vereceksin. Peki. Elçi daireyi tekrar çizer, kösede hemen ortasına bir nokta koyar. Elçi elini dairenin üzerine götürür. Köse de parmaklarını onun eline yukarı tutar. Tamam, der elçi, bu adam cevabını vermiştir. Elçi ayrıldıktan sonra padişah Köse ye sorar: Peki Köse, bunun manası neydi? Bu adam dedi ki: Dünya yuvarlaktır. Ben de dedim ki: Kabe de ortasındadır. Sonra dedi ki Dünyanın üzerine gök şöyle durur, Bende dedim ki: Evet , durur ama, beş vakit namaz da o göğün diğeridir. Padişah kızını Köseye verdi, kendine vezir yaptı, komşu padişahtan da iki şehiri aldı.
KELOĞLANIN OYUNLARIBir varmış bir yokmuş... bizim köyde bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan çok işler yapmış da kimseleri inandıramamış. Bu Keloğlan bir gün evini yakıp yerine çeperden bir ev yapar. Yanan evden hasıl olan kömürleri de çuvallara doldurur. Her çuvalın dibinde de birer altın kor. Bu çuvalları yüklenip şehire gider, bir kuyumcunun yanına bırakır.Efendi bu çuvallarda kömür var, biraz burada dursun da ben müşterisini bulup getireyim. Keloğlan şöyle bir dolaşıp gelir, kuyumcuya çıkışmaya başlar: Arkadaş benim çuvallardaki altınlar ne oldu? Hep kömür doldurmuşsun. Baba var git işine! Niye böyle söylüyorsun, benim altınlarımı versene! Derken birbirlerine vurmaya başladılar. Kuyumcu Keloğlanın kafasına gözünü yarar. Karakola giderler. Polisler kuyumcuyu nezarete atarlar. Keloğlan polislere der ki: Bu adam benim altınlarımı alıp yerine kömür koymuş, çuvalları boşaltırsanız mutlaka dibinde birer ikişer altın çıkar, acele ile iyice boşaltamamıştır. . Hemen çuvalları boşaltırlar, her birinin dibinde birer altın çıkar. Polisler bunları alıp doğru hakimin huzuruna çıkarırlar. Hakim kuyumcuya ceza verince zavallı kuyumcuya yalvarmaya başlar: Hakim Bey, tek beni buradan bırakın da ben o adama bir teneke altın vereyim. Benim çoluk çocuğum var, çalışmam lazım, üç kalırlar. Keloğlan altınları yüklenip köyüne gelir. Altınlarını ölçecek, fakat evinde kodu yok. Hemen çocuklarının birine komşuya yollar: Git komşumuzdan kodunu iste, Ne ölçecek ? diye sorarlarsa Altın ölçecek deme, Zahire ölçecek de. Çocuk gidip kodu getiriyor. Keloğlan da altınlarını ölçüyor. Fakat ahali merak ediyor: Arkadaşlar, bunun nesi var da kodla ölçecek Zahiresi bile yoktu. Haydi gidip bakalım, ne ölçüyor. Ahali dışarıya çıkınca aralarında konuşmaya başlarlar: Arkadaşlar, bu Kel evini yaktı, ama çok altın getirdi, biz de yakalım. Eline ateşi alan evini yakmaya durdu: Biz niye duralım, Keloğlan o kadarcık aklı ile altın kazandıktan sonra biz niye boş duralım. Birkaç saatin içinde 70-80 hanelik köy baştan başa kül oldu. Ev sahipleri kömürleri çuvallara yüklenip şehrin yolunu tutuyorlar. Ama kömürün kilosuna 100 kuruştan fazla veren yok. Satıp köye dönerler , ama ev yok, bark yok! Hepsi yandı, kül oldu. Bir çadır kurup altında konuşmaya başlıyorlar. Bu Keloğlanın anasını avradını bilmem ne edelim. Bunun bir çuvala koyup filan yerdeki suya atalım, boğulsun gitsin. Keloğlanı yakarlar, bir çuvala koyup köprüden aşağı suya atarlar. Fakat çuval köprünün bir mıhına asılı kalır. Orada bir müddet öylece bekler. Bir koyun sürüsü gelip köprüden geçerken çoban Keloğlanı görür: Ne oldu sana? Niye orada asılsın? Sorma çoban kardeş, bana Dünya Güzelini verecekler, ben de almak istemiyorum, onun için beni buraya astılar. Kel kardeş, sen çık ordan, ben gideyim. Kızı ben alırım. Çoban Keloğlanı asılı olduğu yerden çıkarır, çuvala kendisi girer, Keloğlan da onu köprünün mıhına asıp sürüsüne sahip olur. Çoban oradan sulara gömülür gider. Keloğlan koyunları önüne katıp köye girer: Hay koca avanaklar, beni niye daha ileriye atmadın? Irmağın dibinde öyle davar varki, kıyamet gibi. Camız mı, at mı, araba mı,
Köylüler koşa koşa ırmağa giderler; soyunan atlar, soyunan atlar. Boğulurlar birer birer. Başlarlar bağırmaya: Gır gır, gır gır. Kenardakiler bağırır: Ulan kırkı mırkı bırak da toplamaya bak, ne sayıyorsun! Keloğlan ırmaktakiler bağırır: Siz benim anama avradıma söversiniz ha! Ben bilirim sizinkilere yapacağımı. Köye gelip boğulanların karılarını bir araya toplar: Bu kadar karıya bir horoz yeter. Diyerek başlar şap şapdiye çırpınmaya, gıt gıt diye ötmeye .
PADİŞAHLAR PADİŞAHIVar varının, sür sürenin, destursuz bağa girenin, hali budur Fatmanın, bu uzun gecelerde bir güzelle yatmanın,. Var mıdır bir zararı? Zamanı evvelde fakir bir adam varmış, çok fakirmiş, idareden pek acizmiş. Bu adamın iki tane oğlu varmış. Bu adam bir gün oğullarına derki: Haydi oğullarım, gurbete gidin, beş on kuruş kazanıp getirin de idare edelim. Az bulmuşlar aza çalışmışlar, çok bulmuş çoğa çalışmışlar. Bir müddet çalıştıktan sonra kazandıkları para ile kendilerine bir oda tedarik ederler, orda yatıp kalkarlar. Bunlar bir gün akşam odalarında otururlarken her biri canının istediği şeyleri söyler. Büyüğü derki: Bu padişah iyi bir padişah olsa, bana yüz altın verse de memleketime yolcu etse Küçüğü de : Ey aptal, der ben padişahtan bir şey istemem, padişahlar padişahından isterim. Onun verdiği tükenmez, bitmez bunlar böylece konuşurlarken padişah da o gece gezmeye çıkmış, bunların konuşmalarını pencereden dinlermiş. Sabah olunca bunları hemen divana çeker. Büyüğüne sorar: Sen akşam ne söyledin? Ben padişahtan şunu diledim: bana yüz altın verse, birde güzel kız verse, atımı, elbisemi,silahımı verip beni memleketime yollasa. Peki, ya sen ne söyledin.? Ben de padişahlar padişahından istedim. Padişahlar padişahının verdiği tükenmez, ebedidir. Buz söz padişahın zoruna gelir. Küçüğün hemen idam edilmesini iste. Cellatlar gelip elini kolunu bağlayıp götürürler. Padişah büyük kardeş için der ki Arkadaşlar hepimiz müslümanız; bugün Cuma, namazımı kılayım da öyle katledin beni. Cellatlar buna müsaade verirler, abdest alıp camie girer . Cellatlar da kapıda beklemeye başlarlar. Biz haberi kardeşinden verelim. Büyük kardeşi alacağın alır. Ben bir şey unuttum. Diyerek vapurdan dışarı çıkar. Çıkar ki hoca selatü selam veriyor. Namazı da kılıp öyle gideyim. Hemen çarşıya çıkar ufak tefek bir şey alır. Vapura yolcu olur. Gelir ki hanım da güvertede bunu bekler: İyi ki geldin vapur yola çıkar. Şura senin bura benim diye diye gece gündüz giderler, Trabzona çıkarlar. Karısını alıp otele gider orada biraz kalır, bakar ki olacak gibi değil, mahalleden bir oda kiralar, kadını götürüp oraya koyar. Kendisinin de az çok parası var, bir ufak bakkaliye açar, alışverişe başlar. Komşu dükkanındaki arkadaşları bu çocuğu çekemezler. Arkadaşlarını evinde bırakır, eline çepüğü alıp bağa yolcu olur. Önüne bir bekçi çıkar. Ey arkadaş nereye gidiyorsun.? Şurada bir bağ varmış oradan üzüm almaya gidiyorum, misafirim var da Hayır gidemezsin, orası yasaktır. Değildir. Yasaktır. Bunlar birbirlerine girerler. Bu, bekçiyi kaldırıp yoldan aşağı atar, yolu tutup gider bağa yanaşır. Bakar ki bağın kapısında bir çift aslan gökte uçan kuşu tutuyor. Arslanların yanına yanaşır. Arslanlar bunu görünce yakalarına kapanırlar, buna yol verirler. Bağa girer üzümü koparır, çepüğü doldurur. Gel arkadaş buraya bu saray senindir. Bu anahtarları teslim al. Ben gidiyorum bunda bir hikmet var deyip anahtarları alıp cebine koyar Biri der ki karının yanına önce ben gideceğim ötekiler de: Ben gideceğim Bunlar birbirlerine giderler yemekleri, kaşıkları, tabakları, kaşıkları bir birnin başına gözüne vura vura sofrayı dağıtırlar. Canın sağ olsun sana bir şey olmadı ya? Yok Bir araba kiralayıp kadını bindiriri, eşyaları yükler. Saraya gelirler. Bu adam sarayda zevku sefa etmeye başlar. Biz haber padişaha verelim padişah bir gün lalayı çağırır. Lala bizim bir kötü kızımız var idi.verdik adamın birine alıp gitti.acep in miydi cin miydi. Nereye gitti bunu bulmaya çare? Bunlar tebdili kıyafet olup atlarına binerler. Haydi bakalım, gel ha gel, uzatmayalım, hikayedir. Hanım sen dur ben çarşıya gideyim de geleyim. Aşağı inip arkalarını takip eder. Bunlar şehirde bir otele yanaşırlar. Atlarını bir tarlaya bağlarlar. Kendileri de bir otele çıkarlar. Bu da onların arkasından otele çıkar. Padişahla veziri çay kahve ısmarlar. Zevku sefa kahve tütün, Keyifler büsbütün, Demeden gelir, zır zır gider Bir cigara, sert tütün Derken bu oğlan bunlara hürmet eder. Zamanın vesaitine binip saraya gelirler, içeriye giderler. Padişah bakar ki, ne saraydır. Ne Allahtır. Bunda olan saltanat bende yoktur, diye aklından geçirir. Saray sahibi emirler verir: Kahve gelsin, yemek gelsin! Altın tabaklar altın tepsiler, altın bardaklar, altın fincanlar, altın kaşıklar gelir, gider, padişah şaşırır: Acaba bunun ne vaziyeti var ki? Bu ne iş böyle. Diye düşüncelere dalar Beyim kusura bakma da senin yatağın öteki odada . Sen orada yatacaksın. Hay Hay Lalayı padişahtan ayırıp öteki odaya geçirir. Gelip ailesine derki. Baban ile seni görüştürebilir miyim. Görüşürsen memnun olur musun Kadının da o zamana kadar hiç haberi yokmuş. u ne demekti, benim babam burada ne arar? Baban geldi, hizmet ettiğin de babandır. Deme He Peki Oğlan gelip padişahtan müsaade alıp ailesinin yanına gelir. Onu babasının yanına yollar. Padişah bakar ki kapısı açılır, içeriye bir kadın girer. Kızım, yanlış geldin, odan burası değildir. Yok baba, ben yanlış değilim, tam geldim. Sen benim babamsın. Bunlar burada kavuşurlar. Murat alıp murat verirler. Allah cümlemizin ve cümlesinin muradını vere.
ÜÇ DOKUMACI KARDEŞ Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde bir padişahla veziri varmış. Bu memleketin idaresi halı kilim üzerinde imiş. Halı kilim dokur,satıp idare ederlermiş. Padişahla vezir bu dokuma işini yasak ederler. derler ki: Yasak bundan sonra kimse halı kilim dokumayacak.! Bu memlekette de üç kardeş varmış, dokumacılık ederlermiş. Bu yasaktan sonra ne yapacaklarını düşünürler. Bu yasak oldu ama , biz bunu dokumazsak yarın aç kalırız. Ne yapacağız. İndir perdeleri de dokuyalım. Padişaha da, vezirine de ...Aç mı kalacağız. Padişah vezir birbirine derler ki: biz bu emri verdik ama, tutan olur,tutmayan olur. İkisi devriye çıkarlar. Bir tarak sesi işitip orada dinlemeye başlarlar. Bu arada dokumacı kardeşlerde sövüyormuş. Bunun gibi zanaat kalmasın, padişah bana kızını verse de biraz zenginleşsem, bu dertten kurtulsam, ne olur. Ortanca da derki Vezir de kızını bana verse de bende bu dertten kurtulsam, ne olur. Padişahın da, sizin de, vezirinde, bana verirse Allah versin. Sabah olunca, akşamki konuşmaları dinledikleri evin numarasını adamlarına verip huzurlarına çağırtan padişahla vezir bu çocuklara sorarlar: Bu gecene konuştunuz. Doğrusunu söylerseniz kurtuldunuz, söylemezseniz asılacaksınız.! Peki deyip büyük kardeş anlatmaya başlar. Ondan sonra ortanca ve küçük kardeşleri de akşamki konuşmalarını aynen anlattılar Küçüğe derler ki : Ne yapalım, senin konuşuğun seni idam ettirir. Biz senin böyle söylediğini biliyorduk, hiç olmazsa huzurumuzda inkar edeydin seni affedecektik. Padişah sözünden dönmez kızını büyük kardeşe verir. Vezir de sen verdikten sonra ben de veririm. Deyip o da kızını ortanca kardeşe verir. Küçük kardeşi de asacaklar. O şehirde dermiş bir kız varmış,bir delikanlı ile birbirlerine yedi yıldır sevdalı imişler. Kız dışarı çıktı mı delikanlı da peşinden gidermişi, kız da dönüp bakmazmış. Kız o gün suya gidince delikanlı da peşinden gider kız ona derki. Bizim vakti saatimiz tamamlandı, bu akşam evleneceğiz.ama bu akşam da bir çocuk asıyorlarmış. Varıp buna bakacağım, hak yoluna mı asılıyor, bok yoluna mı asılıyor. Gidip bu çocuğu getireceksin,nikahımızı da bu çocuk kıyacak. Cellatlar çocuğu asarlar; ama onlara öyle gözükür. Bunlar çocuğu oradan alıp kendi yerlerine getirirler. Diğer taraftan büyük kardeşler evlenirler.o akşam ermiş kız küçük oğlana Kardeşim, der ben ermiş bir adamım. Bu adam ile vakti saatimiz tamamlandı, evleneceğiz. Bizim nikahımızı sen kıy. Biz seni burada saklayacağız. Peki Küçük kardeş onların nikahını kıyar onları birbirine verir ve orada kalır. Tabii padişah emriyle idam edilmiş olduğu için serbest gezemez, korkuyor. Burada kalırken bir gün yanlarında kaldığı adama iki mektup yazıp verir: Bunları camie gidince birini vezirin eniştesinin cebine, diğerini de padişahın eniştesinin cebine koy. Böylece kardeşlerine sağ olduğunu bildirecek. Kardeşleri mektupları alırlar, bakarlar ki küçük kardeşleri sağ. Mektuptan kimseye bahsetmezler, saklarlar. Aradan bir müddet geçtikten sonra bu, iki mektup daha yazar. Bunları da padişahın ve vezirin kızlarının ceplerine koydurur. Herkesin mektubu cebinde durur. Bayram gelir. Herkes keyfinde, sefasında iken kardeşin biri gelip odasında ağlar. Öbür kardeşi sorar: Ne oldun Kardeşimiz sağ da alıp yanımıza getiremiyoruz. Bak şu mektuba. Karıları da gelir hepsinden birer mektup çıkar. Derler ki: Gelin şehrin dışında bir yapı var , bu yapıyı satın alalım. Kardeşinizi de bir gece alıp bu yapıya götürelim. Adını değiştirelim orada alış veriş etsin bizim yemeğimizden onun yemeği de gitsin. Böylece idare edelim. O yapıyı alırlar, gecenin birinde de kardeşlerini o yapıya koyarlar. Küçük kardeşleri burada alışverişe başlar. Kardeşlerinin yemeğinden de buna yemek gider. Bu böylece bir müddet devam eder bir gün tellal okur ki padişahın ve vezirin güveyleri ölmüş. Bu çocuk kardeşlerinin ölümünü işitir, fakat ortaya çıkamaz ağlayıp sızlayın orada durur. Ama, yemeği devamlı olarak gelir: Kardeşlerim ölseydi benim yemeğim gelmezdi. diye düşünür. Bir gün yemek yerken içinden muşambalı bir kağıt çıkar. Kızlar yazmışlar ki, Kardeşlerin Allahın emriyle ölmüştür. Senin yemeğini şimdiye kadar biz veriyorduk. Eğer sen bizimi ikimizle evlenirsen sana geliyoruz. Bu da kızlara cevap yazıyor: Gelin yalnız sizi kurtarmam için bana para lazım. Bana elli bin lira gönderin. Gecenin birinde kadınlar bunun yanına gelirler. Ahmet bunların getirdiği elli bin lira ile bir vapur alır. O gece ikisini de bindirip oradan kaçarlar. Bir müddet yol aldıktan sonra Şama varırlar. Ahmet vapuru limana çeker, kızlar vapurda kalır. Ahmet şehirde bir yapı alır. Gece yapıda yatarken ona derler ki Sen Allah vergisi istemiştin; altın gümüş ırmağı bu evin altından akıyor. Kapı açılacak çok gürültü olacak, sakın korkma. Aşağıya inip bakıyor ki denilen doğru. Ertesi gün gidip kızları getiriyor. Onları konakta bıraktıktan sonra padişaha gidiyor. Padişahım müsaaden olursa katiplerin Şama yıllık giderini bana yazıp versinler olur mu? Olur padişahın katipleri istenileni yazıp verirler.padişah der ki Aydan aya hesabınızı benimle görün, Şam vilayetinde herşey meccanen, elbise alacaksın, yiyeceksin, içeceksin herşey parasız. Ahmet te daha kızlara adını söylememiş, yanlarına gitmemiş. Kızları konağa getirmiş orada besliyor. Diğer taraftan Ahmeti asan vezirle padişah kızlarını aramak için yola çıkarlar. Derviş kılığına girip sail halinde o memlekete gelirler. Bir otele gidip yazılırlar. Para vereceklerken otelci derki Para yasak , burada her şey bedava Niye ? Burada böyle bir adam vardır, para aldırmaz. Elbisen yoksa elbise yaptır, karnın açsa doyur, nereye gidersen git bedavadır. Aydan aya hesabımızı görür. Biz bu adamı görebilir miyiz. Öğle zamanı mutfağa uğrar. O zaman görürsünüz. Bunlar derviş kılığında gezerlerken çocuk bunları görüp tanır. Buyurun bizim fakirhaneye gidelim de bir acı kahvemizi için siz galiba yabancısınız. Peki Bunları alıp evine götürür. Eve gelince kızları çağırır. Padişahın kızına . Sen baban ne yemeğini çok sever.? Benim babam baklavayı çok sever. Babanın evinden getirdiğin kaşık tabakla aynı yemeği yap, getir. Ya senin baban neyi çok sever di? Kadayıfı. Sen de onu yap, evden getirdiğin tabakla, kaşıkla getir. Yemekten sonra padişahla vezir birbirlerine bakarlar; kaşıklar tabaklar kendi kaşığı, kendi tabağı, oğlan dışarı çıkınca vezir padişaha der ki: Padişahım, bir şey diyeceğim, korkuyorum. Demesem de olmuyor. Nedir? Bu kaşık da benim, bu tabak da. Onu ben sana diyecektim, ben de korkuyordum. Bu nedir. Hiçbir seslenme, bunda bir hikmet vardır. O arada delikanlı içeri girer. Oturun bakalım. Ben size bir şey edecek değilim. Bilir misiniz, siz beni asmıştınız. Ben Allahtan isterken siz beni idam etmiştiniz. Oğlum, işte biz ettik sen etme. Ben size bir şey etmiyorum. Sizin yapacağınızı söylüyorum. Ben sizi öldürmeyeceğim. Peki söyle Bana Allah verdi, gelin peşime bakayım. Bunları alıp aşağıya indirir, ırmağı gösterir. Bu Hak vergisi mi, kul vergisi mi? Kul vergisi olur mu Hak vergisi. Ben Allahtan isterken siz beni niye idam ettiniz.? Vezirle padişahı tekrar yukarıya çıkarır. kızları yanına çağırır. Şu gördüğünüz vapur sizin paranızla alınmıştır, bunlar da sizin kızlarınız. Şimdiye kadar hiç birini adı ile çağırmadım, hiç birinin yanına gitmiş değilim. Vapurunuz orada; sevdiyseniz bu memlekette kalın, sevmedinizse kızlarınızı alıp gideceksiniz. İşte kızlarınız, işte vapur. Astığınız adam da benim. Derleyen : Dr.Saim SAKAOĞLU
SARI DUTU VERDİK SARI GELİNİ VERMEDİK Gümüşhaneli bir aileye uzaktan gelen bir dost misafir olmuş.Bu aile dostuna birkaç günlük misafirliği sırasında kuru yemiş ve meyvenin yanında çıtır çıtır pestillerden de ikram edilmiş.Adam pestili çok beğenmiş ve yedikçe yemiş.Sonra pestilin neden ve nasıl yapıldığını sormuş.Ev sahibde kısaca duttan yapıldığını ve yapılış şeklini anlatmış. Bu aile dostu ertesi yıl dutların olgunlaştığı yaz mevsiminde tekrar çıkagelmiş. Arkadaş demiş. bana pestil yapmak için dut verirmisiniz ? götürüp pestil yapacağım Ev sahibi biraz düşünmüş,vermese dostunu küstürecek,verse acaba pestili kim yapacak? Neticede belki yapabilirler diye dostuna 4-5 teneke taze dutu teslim etmiş.Adam dutları alır,almaz teşekkür edip, pestil yaptırmak üzere çekip gitmiş. Bir zaman sonra bu iki dost tekrar karşılaşmışlar.Adam hemen söze girmiş : Yahu Arkadaş bana verdiğin dutlar nasıl duttu ? pestil yaptırdım ama bir türlü yiyemedik.Ne elde kopar, ne de diş keser O ne biçim pestil oldu.Kayış gibi sert, tadı lezzeti değişik, rengide simsiyah oldu. Böyle dostluk mu olur ? Kırk yıllık dostluğumuza rağmen sen bana pestil yapılamayan,iyi güzel olmayan dutlardan verdin her halde demiş. Arkadaşı bu işin sonunun böyle olacağını ta baştan bildiği için lafı sonuna kadar dinlemiş,sonra derin bir nefes almış ve ; -Ey dostum ! Verdikse sana sarı dutu verdik,sarı gelinide vermedik ya, marifet sarı dutta değil sarı gelindedir demiş.
|
Bu Bilgiler www.gumushane.gov.tr Gümüşhane Valiliği Resmi Web Sitesinden Alınmıştır.